10265 Kayıt Bulundu.
Giriş
Bize Ebu Bekir b. Ebu Şeybe, Muhammed b. Müsenna ve İbn Beşşâr, onlara Gunder, ona Şube, ona Sa'd b. İbrahim, ona Ebu Ümame b. Sehl b. Huneyf, ona da Ebu Said el-Hudrî şöyle rivayet etmiştir: "Kurayza ahalisi, Sa’d b. Muâz'ın hükmüne razı olarak teslim oldular. Bunun üzerine Allah Rasulü (sav), Sa’d’a (gelmesi için) haber gönderdi. O da bir merkep üzerinde (mescide doğru) geldi. Mescide yaklaştığında, Rasulullah (sav) Ensâr’a 'Efendiniz —veya en hayırlınız— için kalkınız (onu karşılayınız)' buyurdu. Sonra (Sa’d gelince, ona ) 'Şunlar senin hükmüne teslim oldular' dedi. Sa’d 'Savaşan erkekleri öldürüp, çocukları ve kadınları esir ediniz' diye hükmetti. Bunun üzerine Nebî (sav) 'Allah’ın hükmüyle [Bazı rivayetlerde] Melikin hükmüyle hükmettin' buyurdu." [İbn Müsenna rivayetinde "وَرُبَّمَا قَالَ: "قَضَيْتَ بِحُكْمِ الْمَلِكِ" ifadesini zikretmemiştir.]
Açıklama: Kültürümüzde Hadisler projesini ilgilendiren kısım: قُومُوا إِلَى سَيِّدِكُمْ
Bize İshak b. İbrahim el-Hanzalî, İbn Ebu Ömer, Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Humeyd, onlara Abdürrezzak, ona Mamer, ona ez-Zührî, ona Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, ona İbn Abbas ona da Ebu Süfyan şöyle demiştir: Rasulullah (sav) ile aramızda (hudeybiye antlaşması yapıldıktan sonraki) barış zamanında (Şam'a) gitmiştim. Şam'da bulunduğum sırada Rasulullah'tan (sav) Herakleios'a bir mektup geldi. Mektubu getiren Dihye el-Kelbî onu Busrâ şehrinin valisine, o da Herakleios'a verdi. Herakleios da peygamberlik iddiasında bulunan bu adamın memleketinden birleri var mı burada dedi. Onlar da evet dediler. Birkaç Kureyşli ile birlikte davet edildik ve Herakleios'un huzuruna çıkarak karşısına oturtulduk. Herakleios; peygamberlik iddia eden bu adama soy olarak en yakınınız kim dedi. Ben de benim dedim. Bunun üzerine beni karşısına, arkadaşlarımı da arkama oturttular. Daha sonra tercümanı getirdiler. Herakleios; bunlara söyle! Ben bu adama (Ebu Süfyan'a) peygamberlik iddia eden adam hakkında sorular soracağım. Şayet yalan söylerse bana söylesinler dedi. Ebu Süfyan; vallahi, arkadaşlarımın beni yalancılıkla kınamayacaklarını bilsem yalan söylerdim dedi Sonra Herakleios tercümanına ona aranızda onun nesebi nasıldır diye sor dedi. Ben de nesebi soyludur dedim. Herakleios; peki atalarından melik olan kimse var mıydı dedi. Ben de hayır dedim. Herakleios; peygamberlik iddia etmeden önce onun yalanına şahit oldunuz mu hiç dedi. Ben de hayır dedim. Herakleios; peki ona iman edenler toplumun ileri gelenleri mi yoksa zayıfları mı dedi. Ben de zayıflarıdır dedim. Herakleios; ona uyanların sayıları artıyor mu yoksa azalıyor mu dedi. Ben de sayıları artıyor dedim. Herakleios; ona inandıktan sonra, kızarak dininden dönen oluyor mu dedi. Ben de hayır dedim. Herakleios; hiç onunla savaştınız mı dedi. Ben de evet dedim. Herakleios; peki aranızdaki savaş nasıl sonuçlandı dedi. Ben de nöbetleşe oluyordu, bazen onlar bazen de biz kazanırdık dedim. Herakleios; sözünü çiğneyip antlaşmayı bozar mı dedi. Ben de hayır, ama bu ateşkes süresince ne yapacağını bilemeyiz dedim. Ebu Süfyan der ki: Vallahi bundan başka olumsuz bir söz söyleyemedim. Herakleios; peki ondan önce peygamberlik iddiasında bulunan oldu mu dedi. Ben de hayır dedim. Sonra Herakleios tercümanına; ona şunları söyle dedi ve şöyle devam etti: Ben sana soyunu sordum sen soylu olduğunu söyledin. Peygamberler de bu şekilde toplumlarının soylu ve şereflilerinden seçilirler. Sonra ataları arasında bir melikin var olup olmadığını sordum, olmadığını söyledin. Şayet atalarından biri melik olsaydı atalarının eski saltanatına yeniden sahip olmak istiyor derdim. Taraftarları, toplumun ileri gelenler mi yoksa zayıfları mı diye sordum, sen de, zayıflarıdır, dedin. Nitekim peygamberlerin taraftarları da böyledirler. Peygamberlik iddiasından önce yalanına şahit olup olmadığınızı sordum, yalanına şahit olmadığınızı söyledin. İnsanlara yalan söylemediğine göre anladım ki Allah adına da yalan söyleyemez. İnsanların, ona kızarak sonradan dinlerinden ayrılıp ayrılmadığını sordum, ayrılmadıklarını söyledin. İşte kalbe giren iman böyledir. Ona inananlar artıyor mu, azalıyor mu sordum, arttıklarını söyledin. İşte iman tamama erinceye kadar böyledir. Sana, onunla savaşıp savaşmadığınızı sordum, savaştığınızı bazen onun bazen de sizin kazandığınızı söyledin. İşte peygamberler de böyle imtihan edilirler. Ama en sonunda kazanan onlar olur. sana, onun sözünü çiğneyip çiğnemediğini sordum, sözünde durduğunu söyledin. İşte peygamberler de böyledirler, verdiği sözü çiğnemezler. Ondan önce başka birinin böyle bir iddiada bulunup bulunmadığını sordum, hayır dedin. Eğer daha önce böyle bir iddiada bulunan biri olsaydı bu adam da onu taklit ediyor derdim. Daha sonra Herakleios; size ne emrediyor diye sordu. Ben de bize namaz kılmayı, zekat vermeyi, akrabalık bağlarını koruyup gözetmeyi ve iffetli olmayı emrediyor dedim. Herakleios; eğer bu dediklerin onda varsa, o hak bir peygamberdir. Ben onun ortaya çıkacağını biliyordum ama sizden biri olacağını tahmin etmiyordum. Şayet ona yetişebileceğimi bilseydim onunla görüşmek isterdim. Eğer yanında olsaydım ayaklarını yıkardım. O kesinlikle, bir gün ayaklarımın bastığı şu topraklara hakim olacak dedi. Sonra Rasulullah'ın (sav) mektubunu getirtip okudu. İçinde şunlar yazıyordu: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasulü Muhammed'den Rum kralı Herakleios'a. Hidayete uyanlara selam olsun. Seni İslam'a davet ediyorum. İslam'a gir ki kurtuluşa eresin. İslam'a gir ki Allah sana iki kere sevap versin. Eğer kabul etmezsen halkının vebalini de boynunda taşırsın." "Ey kitap ehli! Aramızdaki ortak bir söze gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. Şahit olun ki biz Müslümanlardanız." (Ali İmran, 64). Mektubu okumayı bitirince etrafındakiler söylenmeye başladılar, gürültü oluştu. Bizim çıkarılmamız emredildi. Çıktığımız esnada arkadaşlarıma; İbn Ebu Kebşe'nin meselesi iyice büyüdü. Roma kralı bile ondan korkuyor dedim. Rasulullah'ın (sav) zafere kavuşacağı konusunda kesin kanaat besliyordum. Ta ki Allah bana İslam'ı nasip etti.
Bize Şeyban b. Ferruh, ona Süleyman b. Muğîra, ona Sabit el-Bünânî, ona Abdullah b. Rabah, Ebu Hureyre da şöyle rivayet etmiştir: Ramazan ayında Muaviye'ye heyetler geldi. Biz (ramazan ayında) yemek yapıp birbirimiz ağırlardık. En çok da Ebu Hureyre ağırlardı. Ben kendi kendime bir yemek hazırlayıp onları evime davet edeyim dedim ve yemek yapılmasını emrettim. Ardından, öğle vakti Ebu Hureyre buluşup bu akşamki davet bende dedim. O, sen benden önce davrandın dedi. Ben de evet dedim ve onları davet ettim. Ebu Hureyre, ey ensar cemaati! Sizin hadisinizden birini size bildireyim mi dedi. Ardından Mekke'nin fethini bahsetti ve şöyle dedi: Rasulullah (sav), Mekke'ye gelene dek yol aldı. Zübeyir'i ordusunun sol tarafına atadı. Halid'i sağ tarafına, Ebu Ubeyde'yi de zırhsız (askerlere komutan olarak) atadı. Vadinin ortasına doğru yol aldılar. Rasulullah (sav) bir bölük asker içindeydi. Etrafına bakınırken beni gördü ve Ebu Hureyre buyurdu. Ben, emret ya Rasulullah dedim. "Benimle sadece ensardan olanlar gelecek" buyurdu. -Ravi der ki: Şeybân dışındakiler "beni Ensâr'la baş başa bırak" ilavesinde bulunmuştur. (Ensar hemen) Rasulullah'ın (sav) etrafını sardı ve Kureyş, bazı askerlerini ve tâbilerini savaşa sürüp; bunları savaşa sürelim, eğer zafer elde ederlerse onlarla beraberiz, eğer yenilirlerse bizden istenileni veririz dediler. Hz. Peygamber de (sav); "Kureyş'in askerlerini ve tâbileri görüyor musunuz" buyurdu. Ardından ellerini kenetledi (yani onların öldürülmelerini emretti) ve "Safâ Tepesi'nde benimle buluşana dek (vuruşun)" buyurdu. Biz de ilerledik. Bizden biri, birini öldürmek istediğinde öldürdü, onlardan kimse önümüzde duramadı. Ebu Süfyan gelip; Kureyş bitti, bugünden sonra Kureyş (falan) yok dedi. Hz. Peygamber (sav); "Ebu Süfyan'ın evine giren güvendedir" buyurdu. Ensarın bir kısmı bir kısmına (Hz. Peygamber'i kastederek) adamı memleket sevdası sardı ve kabilesine şefkat besleyeceği tuttu dediler. Bunun üzerine vahiy indi. Vahiy geldiğinde biz farkına varırdık ve bizden kimse vahiy bitene dek Rasulullah'a (sav) bakmazdı. Vahiy sona erdiğinde Rasulullah (sav); "ey ensar cemaati" buyurdu. Onlar, buyur ey Allah'ın Rasulü dediler. Hz. Peygamber (sav); "siz adamı memleket sevdası tuttu dediniz mi" buyurdu. Onlar, böyle bir şey oldu dediler. Nebî (sav); "asla, ben Allah'ın kulu ve Rasulü'yüm. Allah'a ve size hicret ettim. Yaşam sizin yaşamınız, ölüm sizin ölümünüzdür" buyurdu. (Ensar) da ağlayarak Hz. Peygamber'e (sav) yöneldiler. Bu esnada vallahi, dediğimiz şeyi sadece Allah'ı ve rasulünü sevdiğimiz için dedik diyorlardı. Nebî (sav); "Allah ve Rasulü sizleri doğruluyor ve sizleri mazur görüyor" buyurdu. İnsanlar Ebu Süfyan'ın evine yöneldiler ve kapılarını kapadılar. Rasulullah (sav), Hacer-i Esved'e varıncaya dek yürüdü. Onu selamladı, ardından Kabe'yi tavaf etti. Sonra, elinde bir yay olduğu halde Kâbe'nin yanında bulunan ve insanların ibadet ettiği bir putun yanına gelip, elindeki yayın kiriş bağlanan yerinden tutarak, aşağılar bir şekilde putun gözüne dürttü ve "Hak geldi, batıl yok oldu" buyurdu. Tavafını bitirdiğinde Safâ Tepesi'ine geldi. Kâbe'yi görene dek üzerine tırmandı. Elleri kaldırıp Allah'a hamd etti ve dilediği kadar dua etti.
Bize Ebu Küreyb, ona İbn Nümeyr, ona Hişam, ona babası (Urve b. Zübeyir), ona da Aişe şöyle rivayet etmiştir: "Sa'd, yarası kurumaya yüz tutarken; Allah'ım! Bana, senin yolunda Rasulünü (sav) yalanlayan ve onu (yurdundan) çıkaran bir topluluğa karşı cihat etmemden daha hoş gelecek hiçbir şey olmadığını biliyorsun. Allah'ım! Eğer Kureyş ile (yapılacak bir) savaş kaldıysa beni sağ bırak da senin için onlara karşı cihad edeyim! (Bununla birlikte) bizimle onlar arasında savaşı sona erdirdiğini zannediyorum. Bizimle onlar arasında savaşı sona erdirdiysen yaramı deş ve ölümümü (ondan dolayı) meydana getir dedi. (Derken yarası) göğsünden patlayıverdi. Mescitte, onunla birlikte Ğifâr oğullarına ait bir çadır da vardı. Yaradan akan kanın çadıra doğru akması, onları korkuttu ve çadırdakiler! Sizin tarafınızdan bize gelen de nedir dediler. (Bir de baktılar ki) Sa'd'ın yarası! Kan akıyor! (Sa'd), bundan dolayı vefat etti."
Bize Abdullah b. Muhammed b. Esmâ ed-Dubaî, ona Cüveyriye b. Esmâ, ona Nafi, ona da Abdullah (b. Ömer) şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah (sav) Hendek Savaşı dönüşü 'Hiç kimse ikindi namazını, Kurayza oğulları yurduna ulaşmadan kılmasın' buyurdu. İnsanların bazısı vaktin çıkmasından endişe edip Kurayza oğulları yurduna gelmeden namaz kıldılar. Diğerleri de 'vaktini kaçırsak da sadece Rasulullah'ın (sav) emrettiği yerde namaz kılacağız' dediler. Hz. Peygamber (sav) iki gruptan hiç birini kınamadı."
Bize Ebu Tahir ve Harmele, o ikisine İbn Vehb, ona Yunus, ona İbn Şihab, ona da Enes b. Malik şöyle rivayet etmiştir: "Muhacirler Mekke'den Medine'ye elleri boş geldiler. Ensar, arazi ve toprak (akar) sahipleriydiler. Ensar, her yıl mallarının ürünlerinin bir kısmını (muhacirlere) vermek ve (muhacirler) de onlara işçilik ve ağır işler hususunda yardım etmek üzere onlarla anlaştılar. Ümmü Süleym diye çağırılan Enes b. Malik'in annesi vardı. Abdullah b. Ebu Talha'nın annesi, Enes'in anne bir kardeşi idi. Enes'in annesi kendisine ait hurma mahsullerini Rasulullah'a (sav) verdi. Rasulullah (sav) da onları Üsame b. Zeyd'in mevlâsı Ümmü Eymen'e verdi." [İbn Şihab, Enes b. Malik'ten naklen şöyle demiştir: Rasulullah (sav) Hayber ahalisi ile savaşı bitirdikten sonra Medine'ye döndü (ve) muhacirler, (Ensarın) kendilerine verdikleri malları Ensara geri verdiler. Hz. Peygamber (sav) de anneme hurma mahsüllerini geri verdi. Nebî (sav) Ümmü Eymen'e (o mahsüllerin) yerine kendi bostanından (mahsüller) verdi.] [İbn Şihab şöyle demiştir: Üsame b. Zeyd'in annesi Ümmü Eymen'in durumu (na gelince) o, Abdullah b. Abdülmuttalib'in cariyesi idi ve Habeş memleketindendi. Âmine, babası vefat ettikten sonra Rasulullah'ı (sav) dünyaya getirdiğinde Ümmü Eymen, Hz. Peygamber (sav) büyüyene dek ona baktı. Hz. Peygamber (sav) de onu azat etti. Ardından onu Zeyd b. Hârise ile evlendirdi. Sonra(ları), Rasulullah'ın (sav) vefatından beş ay sonra vefat etti.]
Bize Ebu Bekir b. Ebu Şeybe, Hamid b. Ömer el-Bekrâvî ve Muhammed b. Abdüla'lâ el-Kaysî, onlara Mutemir, -hadisin lafzı İbn Ebu Şeybe'ye aittir- ona babası (Süleyman b. Tarhan), ona da Enes şöyle rivayet etmiştir: "Kurayza ve Nadir (oğulları yurdu) fethedilinceye kadar, (Ensar'dan bazı kişiler) hurma ağaçlarının Hz. Peygamber'in (sav) istifadesine tahsis etmişti. Sonrasında benim ailem de bana Hz. Nebi'ye (sav) gitmemi ve vaktiyle Hz. Peygamber'e (sav) vermiş oldukları hurma ağaçlarının tamamını veya bir kısmını geri istememi emrettiler. Hz. Peygamber (sav) ise bu ağaçları Ümmü Eymen'e vermişti. Ben, Nebî'nin (sav) huzuruna geldim, Rasulullah (sav) onun hakkını bana verdi. (Derken) Ümmü Eymen gelip boynumdaki elbiseyi çekiştirmeye başladı ve 'vallahi! Hz. Peygamber (sav), onları bize vermişken sana vermeyiz' dedi. (Bunun üzerine) Rasulullah (sav) 'ey Ümmü Eymen, bırak onu, sana da şunu ve şunu (vereyim)' buyurdu. O ise kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin olsun ki, hayır diyordu! Hz. Peygamber (sav) kendisine onun on katı ya da ona yakın bir miktar verene dek bu sözlerini tekrarlamaya devam etti."
Açıklama: Kültürümüzde Hadisler projesini ilgilendiren kıısm: رَبِّ اغْفِرْ لِقَوْمِى فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ