10636 Kayıt Bulundu.
Giriş
Bize Ebu Ma'mer, ona Abdülvâris, ona ona Katan, ona Ebu Heysem, ona Ebu Yezid el-Medenî, ona İkrime, ona da İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir: Cahiliye döneminde yapılan ilk kasâme yemini, biz Hâşim oğulları içinde olmuştur. Bir gün, Kureyş'in diğer bir koluna mensup bir adam Hâşim oğullarından bir adamı kendine ücretli bir çalışan olarak tutmuştu. Adam, işvereninin yanında, develer ile birlikte yola koyuldu, derken yolda yine Hâşim oğullarından bir adama denk geldi. Deri çuvallarının kulpları kopmuş olan adam hizmetçiye “bana bir ip ver de çuvallarımın kulplarını bağlayayım, develer kaçmaz” dedi. Hizmetçi ona bir ip verdi ve adam da çuvallarının saplarını bu iple bağladı. Bir yerde konakladıklarında, biri hariç tüm develer bağlandı. Efendi, hizmetçiye “develerin arasında bağlanmamış olan bu devenin hali nedir?” diye sordu. Hizmetçi “onun ipi yok” dedi. Efendi “ipi nerede” dedi. Râvi der ki: Bunun üzerine efendi, hizmetçiye bir sopa fırlattı. bu sopa hizmetçinin ecel sebebi oldu, ağır yaralandı. Bu durumda iken, Yemenli bir adam denk geldi. Hizmetçi bu adama “hac mevsiminde hazır bulunur musun?” dedi. Adam “bazen olurum, bazen olmam” dedi. Hizmetçi “hazır bulunduğun vakit benim bir mesajımı iletir misin?” diye sordu. Adam “evet iletirim” dedi. Hizmetçi “hac mevsiminde hazır bulunduğun zaman “ey Kureyşliler” diye seslen. Eğer karşılık alırsan sonra 'ey Hâşim oğulları' diye seslen. Eğer karşılık gelirse onlardan Ebu Tâlib'i sor ve ona, beni ücretle tutan falanca kişinin, beni bir ip yüzünden öldürdüğünü haber ver” dedi ve ardından hizmetçi öldü. Kervan Mekke'ye gelince, Ebu Tâlib, efendiye gelip “arkadaşımız ne yaptı?” diye sordu. Oda “hastalandı, onun bakım işini güzelce yerine getirdim, sonra ölünce defin işini de üstlendim” dedi. Ebu Tâlib “O, senin yaptığın bu hizmetlere layık biriydi” dedi. Aradan bir zaman geçtikten sonra, hizmetçinin mesaj iletmesini vasiyet ettiği adam hac mevsiminde geldi ve “ey Kureyşliler” diye seslendi. Ona “işte şunlar Kureyş'tir”, dediler. O zât bu sefer “ey Hâşim oğulları” diye seslendi. oradakiler “Hâşim oğulları şunlardır” dediler. O zât “Ebu Tâlib nerededir? dedi. Oradakiler “Ebu Tâlib şu adamdır” dediler. Adam Ebu Tâlib'e “falanca kimse, (ağır yaralıyken) bana, bir ip yüzünden filancanın kendisini öldürdüğü haberini verip, bunu size iletmemi vasiyet etti” dedi. Ebu Tâlib o efendiye geldi ve “bizim şu üç teklifimizden birini seç: İstersen yüz deve diyet öde. Çünkü arkadaşımızı sen öldürdün. Eğer istersen kavminden elli kişi senin onu öldürmediğine yemin etsinler. Eğer bu tekliflerimizi kabul etmezsen, o ölen arkadaşımıza karşılık seni öldürürüz” dedi. Bunun üzerine o efendi kendi kavmine geldi ve durumu onlara bildirdi. Onlar da “yemin edelim” dediler. Bu sırada Hâşim oğullarından, Abduüluzzâ b. Kays adında bir adamın nikâhı altında bulunan ve o adama bir çocuk doğurmuş olan bir kadın Ebu Tâlib'e geldi ve “ey Ebu Tâlib, benim şu oğlumu, o elli kişi içinden birinin yerine saymanı, fakat ona, yeminlerin yaptırıldığı yerin dışında bir yerde yemin ettirmeni istiyorum” dedi. Ebu Tâlib, kadının istediğini yaptı. Bu sırada yemin edeceklerden bir adam gelip “ey Ebu Tâlib, yüz deve yerine onlardan elli adamın yemin etmesini istedin. Her bir adama iki deve düşüyor. İşte şu iki deveyi kabul et ve yeminlerin yapıldığı yerde bana yemin ettirme” dedi. Ebu Tâlib o iki deveyi de kabul etti. Ardından kalan kırk sekiz gelip yemin ettiler. İbn Abbâs der ki: Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, onların yemin etmeleri üzerinden bir yıl geçmeden, o kırk sekiz kişiden kımıldayan bir göz kalmadı (hepsi bir şekilde öldü).
Musa der ki: Bana, Salim b. Abdullah, İbn Ömer'den şöyle rivayet etmiştir: Zeyd b. Amr b. Nufeyl, tabi olacağı bir din arayışı ile Mekke'den Şam'a doğru çıktı. Yahudilerden bir âlimle karşılaştı ve ona “belki ben de sizin dininize girerim. Onun için bana dininizin hâlini haber ver” diyerek dinlerinin mahiyetinden sordu. Yahudi âlim, Zeyd'e “sen Allah'ın gazabından payını almadıkça bizim dinimiz üzere olamazsın” dedi. Zeyd de ona “ben zaten Allah'ın gazabından kaçıyorum, ben, gücüm yettikçe, asla Allah'ın gazabından hiçbir şey üstlenmem. Sen beni başka bir dine yönlendir” dedi. Âlim “benim bilgime göre o din ancak Hanif Dini olabilir” dedi. Zeyd “Hanif Dini nedir?” dedi. Yahudi âlim “İbrahim Dinidir. İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hristiyan'dı. O, Allah'tan başkasına ibadet etmezdi” dedi. Zeyd onun yanından çıktı ve Hristiyanlardan bir âlimle karşılaştı. Ona da Yahudi âlime söylediği gibi söyledi. O da Zeyd'e “sen Allah'ın lanetinden nasibini almadıkça asla bizim dinimiz üzere olamayacaksın” dedi. Zeyd ona da “ben zaten Allah'ın lanetinden kaçmaktayım, gücüm yettiğince de asla Allah'ın lanetinden de, gazabından da hiçbir şey taşımam. Sen beni başka dine yönlendirir misin?” dedi. Hristiyan âlim “ben o dinin ancak Hanif Dini olabileceğini biliyorum” dedi. Zeyd “Hanif Dini nedir?” dedi. Hristiyan âlim “İbrahim Dinidir. O ne bir Yahudi, ne de bir Hristiyan'dı ve yalnız Allah'a ibadet ederdi” dedi. Zeyd, bunların İbrahim Peygamber hakkındaki sözlerini dinleyince, oradan çıktı ve onların yurdundan dışarı çıkınca iki elini yukarıya kaldırdı ve “Allah'ım, İbrahim Dini üzere olduğuma seni şahit tutuyorum” diye dua etti.
Bize Müslim, ona Vuheyb, ona İbn Tavus, ona babası (Tavus b. Keysan), ona da İbn Abbas (r.anhumâ) şöyle rivayet etmiştir: Müşrikler hac aylarında yapılan umreyi yeryüzünde işlenebilecek günahların en çirkini olarak görürler ve Muharrem ayını Safer ayı diye değiştirerek “Develerin arkasındaki yaralar iyileşir, izler silinir, Safer ayı da çıkarsa, umre yapmak isteyen için de umre yapmak helal olur” derlerdi. Nebi (sav) ve ashabı Zilhiccenin dördüncü gecesi sabahında, hac niyetiyle ihrama girmiş olarak (Mekke’ye) geldiklerinde, kendilerine bu niyetlerini umre niyeti olarak değiştirmelerini emretti. Böyle bir iş onlara ağır geldi ve “ey Allah’ın Rasulü, hangi şartlarda girdiğimiz ihramdan çıkalım?” dediler. Peygamber (sav) "yasak olan şeylerin tamamı helal olmak üzere ihramdan çıkın" buyurdu.
Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona Amr, ona Saîd b. Müseyyeb, ona babası (Müseyyeb b. Hazn), ona da dedesi (Hazn el-Muhâcirî) şöyle demiştir: Cahiliye devrinde büyük bir sel geldi ve iki tepe arasını kaplayıp bürüdü. Süfyân der ki: Amr b. Dînâr “bu, uzunca bir hikayesi olan bir hadistir” derdi.
Bize Kuteybe, ona İsmail b. Cafer, ona Abdullah b. Dinâr, ona da Abdullah b. Ömer'in (r.anhuma) dediğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin! Her kim yemin etmek zorunda kalırsa yalnız Allah adına yemin etsin." Abdullah der ki: Kureyş, babaları üstüne yemin ederdi. Peygamber (sav) onlara "babalarınızın üstüne yemin etmeyiniz" buyurdu.
Bana Amr b. Abbas, ona Abdurrahman, ona Süfyân, ona ona Ebu İshak, ona Amr b. Meymûn, ona da Ömer (ra) şöyle demiştir: Müşrikler, güneş Sebîr Dağı üzerine doğmadıkça Müzdelife'den Minâ'ya dönmezlerdi. Peygamber (sav) Kureyş müşriklerine muhalefet etti ve güneş doğmadan önce Müzdelife'den Minâ'ya döndü .
Râvî, İbn Abbâs şöyle dediğini aktarmıştır: Ben babam Abbâs'ı, Cahiliye döneminde hizmetçisine şöyle derken işittim: “Getir ardı ardına, dolu kadehleri, içelim”
Bize Müsedded, ona Yahya, ona Übeydullah, ona Nâfi, ona da İbn Ömer (ra) şöyle demiştir: Cahiliye döneminde insanlar, dişi deveyi, "habelu'l-habele" olarak satarlardı. İbn Ömer der ki: habelu'l-habele; bir deveyi satarken, onun doğuracağı dişi yavrusunun doğuracağı yavruya varıncaya kadar satmak demektir. Peygamber (sav) bu tarz satışı yasakladı.
Bize Übeyd b. İsmail, ona Ebu Üsâme, ona Hişâm, ona babası (Urve b. Züeyir) ona da Âişe (r.anha) şöyle demiştir: (Evs ve Hazrec Kabilelerinin birbirleriyle savaştığı) Buâs günü, Allah'ın, Rasulü için hazırladığı bir gündür. Allah Rasulü (sav) Medine'ye hicret ettiğinde, (Medinelilerin) cemiyet bağları bozulmuş, şerifleri öldürülmüş ya da yaralanmıştı. Allah, onların İslam'a girmeleri için, Peygamber'ine bir ortam hazırlamıştır.
Bize Abdullah b. Muhammed el-Cu'fî, ona Süfyân, ona Mutarrif, ona Ebu Sefer, ona da İbn Abbas şöyle demiştir: Ey insanlar, size söyleyeceğim şeyleri iyi dinleyin, dinlediklerinizi de bana tekrarlayın ki sonra iyice anlamadan, gidip “İbn Abbas şöyle dedi, böyle dedi” demeyin. Her kim Kâbe'yi tavaf edecekse, Hicr'in arka tarafından tavaf etsin. Hicr'e, Hatîm demeyin. Çünkü Cahiliye devrinde herhangi birisi orada yemin eder ve (yeminine işaret olsun diye) oraya kamçısını yahut ayakkabısını ya da yayını atardı. (İşte bundan dolayı oraya Hatîm denilmiş).