11735 Kayıt Bulundu.
Giriş
Bize Abdülaziz b. Abdullah, ona Yusuf b. Mâcişûn, ona Salih b. İbrahim b. Abdurrahman b. Avf, ona babası (İbrahim b. Abdurrahman), ona da dedesi Abdurrahman şöyle demiştir:
Ben Ümeyye b. Halef'e bir mektup yazıp karşılıklı birbirimizi himaye etme antlaşması yaptık. Nihayet Bedir günü olunca, -Abdurrahman burada Ümeyye'nin ve oğlunun öldürülüşünü anlattı- Bilal “eğer Ümeyye kurtulursa benim için hiç kurtuluş yoktur” dedi.
Bize Zeyd b. Ahzem, ona Ebu Kuteybe Selm b. Kuteybe, ona Müsennâ b. Saîd el-Kasîr, ona da Ebu Cemre şöyle şöyle rivayet etmiştir:
İbn Abbâs bize “Ebu Zer'in İslâm'a girişini size haber vereyim mi?” diye sordu. Biz de “evet, haber ver” dedik. İbn Abbâs “Ebu Zer şöyle anlattı” dedi: Ben Gıfâr kabilesinden bir kimse idim. Bize “Mekke'de bir adam çıkmış, peygamber olduğunu iddia ediyormuş” diye bir haber ulaştı. Bunun üzerine kardeşime “haydi gidip bu adamla görüş ve O'nun haberini bana getir” dedim. Kardeşim gitti, Rasulullah (sav) ile buluştu sonra da dönüp geldi. Kardeşime “sende ne haber var?” diye sordum. O da “vallahi bir adam gördüm, O iyiliği tavsiye ediyor, kötülükten alıkoyuyor” dedi. Kardeşime “gönlüme şifâ verir bir haber getirmedin” dedim. Hemen kendime bir azık hazırladım bir de baston alıp Mekke'ye yöneldim.
(Mekke'ye geldim) fakat ben Rasulullah'ı tanımıyordum, onu bir başkasına da sormak da istemiyordum. Zemzem suyu içiyor, mescitte kalıyordum. Ebu Zer der ki: Bu sırada yanıma Ali uğradı ve “bu adam yabancı gibidir” dedi. Ben de “evet yabancıyım” dedim. Ali “öyleyse bizim eve buyur” dedi. Ebu Zer der ki: Ali ile birlikte yürüdüm. (Sabaha kadar) o bana bir şey sormadı, ben de ona bir şey söylemedim. Sabah olunca Rasulullah'ı sormak için kuşluk vakti mescide gittim. Fakat hiç kimse bana O'na dair bir şey söylemiyordu. Ebu Zer der ki: Yine Ali yanıma uğradı ve “bu adamın ikamet yerini öğrenmenin zamanı gelmedi mi?” diye sordu. Ben de “Hayır (burada ikamet edici değilim)” dedim. Ali “benimle yürü (bize gidelim)” dedi. Ali “senin durumun nedir, seni bu beldeye getiren şey nedir?” diye sordu. Ben de “gizli tutacağına dair bana söz verirsen, sana haber veririm” dedim. Ali “emîn ol, öyle yaparım” dedi. Ben de ona şöyle anlattım:
Burada peygamber olduğunu iddia eden bir adam çıktığını duyduk. Onunla konuşmak üzere kardeşimi gönderdim. Kardeşim dönüp geldi, fakat getirdiği habere kanaat etmedim ve kendim varıp bu zatla yüz yüze görüşmek istedim. Ali “sen doğru yere gelmişsin. İşte ben Rasulullah'ın (sav) yanına gidiyorum, peşimden gel, benim girdiğim yere sen de gir. Eğer sana zarar vereceğinden korktuğum birisini görürsem, ayakkabımı düzeltir gibi bir duvara yönelik dururum. Sen o zaman ayrıl git” dedi. Ali yürüdü, ben de ardından yürüdüm. O Hz. Peygamber'in (sav) huzuruna girdi. Ben de ardından girdim. Hemen Peygamber'e (sav) “bana İslâm'ı öğret” dedim. O da İslâm'ı anlattı, hemen bulunduğum yerde Müslüman oldum. Bunun üzerine Peygamber (sav) bana "ey Ebu Zer, bu işi gizli tut ve memleketine dön git. Sonra sana bizim meydana çıktığımız haberi ulaşınca hemen gel" buyurdu. Ben de “seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben bu Şehâdet Kelimesini o müşriklerin ortasında haykıracağım” dedim.
(Râvî İbn Abbas) der ki: Kureyş mescide toplu bir hâlde iken Ebu Zer mescide geldi ve “ey Kureyş topluluğu, Eşhedu en lâ ilahe ille İlâh ve eşhedu enne Muhammeden rasûlallah (Ben Allah'tan başka kulluk edilecek hak ilah olmadığına şehadet ediyorum ve yine Muhammed'in O'nun kulu ve rasulü olduğuna da şehadet ediyorum” dedi. Kureyş müşrikleri de “saldırın şu dinden sapmışa” dediler ve beni öyle dövdüler ki neredeyse ölecektim ki Abbas yetişip üzerime kapandı. Sonra onlara dönüp “yazıklar olsun size, Gıfar'dan bir adamı öldürüyordunuz. Oysa Gıfâr ise sizin ticaret yerinizdir ve yolunuz Gıfâr üzerindedir” dedi. Bunun üzerine Kureyşliler benden elini çekti. Ertesi gün sabah vakti ben yine Mescide gittim ve dünkü gibi yine İslâm şehadetini ilân ettim. Onlar da yine “ hadi saldırın şu dinden sapmışa” dediler. Yine dünkü gibi beni öldüresiye dövdüler. Yine Abbâs imdadıma yetişip üzerime kapandı. Kureyş'e dün söylediği sözün benzerini söyledi. (Râvî İbn Abbâs) der ki: İşte anlatılan bu olay, Allah kendisine rahmet eylesin, Ebu Zer'in İslâm'a girmesinin başlangıcıydı.
Bana İbrahim b. Musa, ona Hişâm b. Yusuf, ona Ma'mer b. Râşid, ona Hişâm, ona da Urve şöyle demiştir:
Zübeyir'in bedeninde, biri omuz kökünde olmak üzere üç kılıç yarası vardı. Ben bu kılıç darbelerinin çukuruna parmaklarımı sokup oynardım. Bu yaraların ikisini Bedir gününde, birisini de Yermûk gününde almıştı.
Urve der ki: Kardeşim Abdullah b. Zübeyir şehit edildiği zaman Abdulmelik b. Mervân bana “ey Urve, Zübeyir'in kılıcını tanıyor musun?” dedi. Ben de “evet” dedim. Abdülmelik “o kılıçta ne vardı?” dedi. Ben de “kılıcın ağzında bir kırık vardı ki, bu, Bedir günü kırılmıştı” dedim. Abdulmelik “sen doğru söyledin” dedi ve Nâbiğâ'nın “bihinne fulûlun min kırâ'ı'l-ketâibi -onların kılıçlarında, düşmana kılıç çalmaktan dolayı kırıklar vardı” beytini okudu sonra o kılıcı Urve'ye geri verdi.
Hişâm der ki: Biz o kılıca aramızda üçbin (dirhem) kıymet takdir ettik. Onu vârislerimizden biri aldı. Ben onu almış olmayı çok arzu ederdim.
Ebû Mûsâ der ki: Bize Hâşim b. Kasım, ona İshak b. Saîd, ona da babası (Saîd b. Amr) şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Hureyre (ra) “dinar, dirhem almayacağınız zaman hâliniz nice olur?” dedi. Kendisine “ey Ebu Hureyre, sen böyle bir şeyin olacağını nasıl düşünürsün?” denildi. Bunun üzerine Ebu Hureyre “evet, Ebu Hureyre'nin nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben size sözü doğru ve tasdik edilenin sözünü (bildiriyorum)” dedi.
“neden altın gümüş alamayacağız?” diye sordular. Ebu Hureyre “Allah'ın ve Rasulü'nün verdiği söz ve güvenceler ihlal edilir. O zaman da Aziz ve Celil Allah zimmilerin kalplerini sıkıca bağlar ve bu sebeple onlar ellerindekini vermezler” diye cevap verdi.
Bize Ahmed b. Muhammed, ona Abdullah, ona Hişâm b. Urve, ona babası (Urve b. Zübeyir) şöyle rivayet etmiştir:
Yermûk günü, Zübeyir'e “Rumlara güçlü bir saldırı yapsan da biz de seni desteklesek” dediler. Zübeyir “eğer ben saldırırsam, siz sözünüzden cayıp savaşmazsınız” dedi. Onlar “öyle yapmayız” dediler. Zübeyir Rumlara saldırıp saflarını yarıp geçti ama yanında kimse gelmedi. Sonra geri döndü ama kafirler atının eyerini tutup omuz köküne iki darbe vurdular Bu iki geniş yara arasında Bedir harbinde yediği bir darbe de vardı.
Urve der ki: Ben çocukken bu üç darbenin yerlerine parmaklarımı sokar, oynardım.
Yine Urve der ki: O gün Zübeyir'in yanında on yaşında olan (oğlu) Abdullah b. Zübeyir de vardı. Babası onu bir ata bindirip, (koruması için) başına bir adam dikti.
Bize Humeydî, ona Sufyân, ona Amr, ona Atâ, ona da İbn Abbas (r.anhuma) "Allah'ın nimetine nankörlükle karşılık verenleri görmedin mi?" ayeti hakkında şöyle demiştir:
Nimeti küfre değiştirenler vallahi Kureyş kâfirleridirler.
Amr der ki: Onlar Kureyş'tir, Muhammed (sav) ise Allah'ın nimetidir. "Sonunda onlar kavimlerini helâk yurduna sürüklediler" yani Bedir günü cehenneme soktular.
Ban Abdullah b. Muhammed, ona Ravh b. Ubâde, ona Saîd b. Ebu Arûbe, ona Katâde, ona Enes b. Malik, ona da Ebu Talha şöyle rivayet etmiştir:
Peygamber (sav) Bedir günü harp sonunda emretti, Kureyş'in ileri gelenlerinden yirmi dört kişinin cesedi bir araya toplanıp Bedir kuyularından, pis ve içinde pislik barındıran bir kuyuya atıldı. Peygamber (sav), adeti üzere düşman bir topluluğa galip gelince, bir arsada üç gece kalırdı. Bedir harbinin üçüncü günü olunca Hz. Peygamber (sav) emretti, devesi getirilip yükü bağlandı, sonra Peygamber (sav) yürüdü, sahabîleri de ardı sıra yürüdü ve birbirlerine “herhalde Peygamber (sav) ihtiyaç gidermeye gidiyor” dediler. Peygamber (sav), gelip öldürülen Kureyş ileri gelenlerinin atıldıkları kuyunun bir tarafında durdu ve onları kendi ve babalarının adlarıyla şöyle çağırmaya başladı: "ey Falân oğlu Falânca, ey Filân oğlu Filânca, siz Allah'a ve Rasulü'ne itaat etmiş olsaydınız, itaatiniz sizleri sevindirir miydi? Biz, Rabbimizin bize vadettiği zaferin gerçek olduğunu gördük. Siz de tanrılarınızın vadinin gerçek olduğunu gördünüz mü?" buyurdu.
Râvî der ki: Ömer “ey Allah'ın Rasulü, ruhları olmayan bu cesetlerle ne konuşuyorsun?” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) "Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizler, benim söylediğimi onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz" buyurdu.
Katâde der ki: Allah onları, Peygamber'in sözünü, azarlanmış, aşağılanmış, azap görmüş olarak hasret ve pişmanlıkla dinlesinler diye diriltmiştir.